A band of outsiders, Loch Lomond

Hayaller insandan insana dolaşırmış ve dolaşırken yanlarına en sevdikleri şarkıları alırmış.

Hayallerin etrafa karşı vurdumduymaz bir tavır takınıp yersizce bünyeyi ele geçirdiği, insani savunmasız bıraktığı anlar vardır. İşte böyle bir anda, bir hayal tüm kalabalıkları susturup bana Loch Lomond şarkılarını getirdi.

Bağrı yanık dostlara da merhaba @Cihangir

Bir sokağı mutlaka yakalatıyor denizi.
Bir basamağına mutlaka oturtuyor uzun merdivenleri.
Bir selam verdiriyor mutlaka, yoldan gelip geçeni.
Bir yerini, bir köşesini, bir simasını mutlaka sevdiriyor kaldırımları.

Bir yere gidip oturacaksın Cihangir’de.
Susam’a mesela.
Kahvaltıyı kahveye, kahveyi şaraba, şarabı yine kahveye bağlayacak; bekleyecek birini bulacaksın.
Gelip geçene bir merhaban olacak.

Kendi köşende kalbini, beynini samimiyetle masaya koyarken; burnunun dibinde samimiyetsizlikleri de bulacaksın.
Bir çoğunun “yaratıcı ve farklı” olmayı “aynı” yollardan yaptığını görecek ve gülüp geçeceksin.

Onun yerine bir basamak bulacaksın.
Bir bardak çay ya da kahve kapacaksın bir yerden.
Bir de üstüne sigaranı yakacaksın.
Senden güzeli olmayacak.

 

Kış dinletisi başlasın!

Her sene yazın ne kadar sıcak olduğundan, sonbaharın ne kadar uzun sürdüğüne, pastırma sıcaklarının şiddetinden, ayvaların bolluğuna ve daha pek çok benzer içgüdüsel göstergeye göre kışın nasıl geçeceğine dair fikirler beyan edilir. Bu listeye ben eskiden kestanelerin sokaklarda satılmaya başlaması da dahil ederdim ama günümüzde kestane her gün sokakta rastlayabileceğimiz bir ürün haline geldiğinden, artık kışın gözdesi olmaktan çıktı.

Bu sene kış mevsim normallerinde geçecekmiş. Ayvaların bolluğuna rağmen üstelik!

Aralık ayıyla birlikte ülkemizde kendini göstermeye başlayan kış mevsiminde; akşam işten/okuldan eve geldiğinizde, sakin bir haftasonu geçirmek istediğinizde veya ofiste/okulda dışarıdaki tatsız havaya inat biraz kafa dağıtmak istediğinizde elinizin altında bulunsun düşüncesiyle bir kış dinletisi hazırlamak istedik.

Sıcak içecekleriniz hazırsa ve kış moduna girmek üzereyseniz sizi böyle alalım:

Allegro Ma Non Troppo*

Telaşsız sabahlar, kısa paçalar, köşe başlarını tutmuş bisikletler, topuklu ayakkabılarıyla Vespa kullanan kızlar, küçük arabalar, öğle yemeğinde açılan beyaz şaraplar, ayaküstü içilen espressolar, bol köpüklü cappuccinolar, dar sokaklar, geniş avlular, binalara sarılmış ağaçlar, sokaklara dolanmış ağaçlar, antenlerle dolu çatılarda yükselen ağaçlar, balkonlardan taşan bahçeler, gülen yüzler, geç oturulan sofralar, peynire kardeş kırmızı şaraplar, “Via Del bilmemnerede” kaybolmalar, hiç yorulmadan yürümeler…

Ve yeşiller ve beyazlar ve kırmızılar. Sevgili Romalılar…

Roma için “İstanbul’un kardeşi” derler ama…
Aralarında kan bağı olsa da, iki benzemez kardeş bunlar.

Tarihi delik deşik edilmiş, kültürü yerden yere vurulmuş; simaları, sesleri unutturulmuş, bir Boğaz’ı yadigar, kalanı “bir şey konutları”na dönüştürülmüş panik atak İstanbul bir yanda…

Kardeşi gibi zorla evlendirilmemiş, özgür ruhlu, geçmişini bugününe karmış, öyle hafif, öyle zarif, “dolce far niente”** haliyle Roma bir yanda…

İstanbul’da Roma’nın, Roma’da İstanbul’un izlerini bulmak zor.
Belki de aramak nafile.
Keşke, İstanbul azıcık kardeşine çekseymiş.
Keşke, ailesi O’nu da Roma’yı sevdikleri gibi sevseymiş.

Çocuklardan biri kayrılır ya hep.
Hayat, Roma’ya torpil geçmiş.

*Allegro ma non troppo: “Hızlı ama çok da değil” anlamına gelen bir müzik terimi.

**Dolce far Niente: “Hiçbir şey yapmamak ne tatlı” anlamına gelen İtalyanca deyim.