Bağrı yanık dostlara da merhaba @Cihangir

Bir sokağı mutlaka yakalatıyor denizi.
Bir basamağına mutlaka oturtuyor uzun merdivenleri.
Bir selam verdiriyor mutlaka, yoldan gelip geçeni.
Bir yerini, bir köşesini, bir simasını mutlaka sevdiriyor kaldırımları.

Bir yere gidip oturacaksın Cihangir’de.
Susam’a mesela.
Kahvaltıyı kahveye, kahveyi şaraba, şarabı yine kahveye bağlayacak; bekleyecek birini bulacaksın.
Gelip geçene bir merhaban olacak.

Kendi köşende kalbini, beynini samimiyetle masaya koyarken; burnunun dibinde samimiyetsizlikleri de bulacaksın.
Bir çoğunun “yaratıcı ve farklı” olmayı “aynı” yollardan yaptığını görecek ve gülüp geçeceksin.

Onun yerine bir basamak bulacaksın.
Bir bardak çay ya da kahve kapacaksın bir yerden.
Bir de üstüne sigaranı yakacaksın.
Senden güzeli olmayacak.

 

Allegro Ma Non Troppo*

Telaşsız sabahlar, kısa paçalar, köşe başlarını tutmuş bisikletler, topuklu ayakkabılarıyla Vespa kullanan kızlar, küçük arabalar, öğle yemeğinde açılan beyaz şaraplar, ayaküstü içilen espressolar, bol köpüklü cappuccinolar, dar sokaklar, geniş avlular, binalara sarılmış ağaçlar, sokaklara dolanmış ağaçlar, antenlerle dolu çatılarda yükselen ağaçlar, balkonlardan taşan bahçeler, gülen yüzler, geç oturulan sofralar, peynire kardeş kırmızı şaraplar, “Via Del bilmemnerede” kaybolmalar, hiç yorulmadan yürümeler…

Ve yeşiller ve beyazlar ve kırmızılar. Sevgili Romalılar…

Roma için “İstanbul’un kardeşi” derler ama…
Aralarında kan bağı olsa da, iki benzemez kardeş bunlar.

Tarihi delik deşik edilmiş, kültürü yerden yere vurulmuş; simaları, sesleri unutturulmuş, bir Boğaz’ı yadigar, kalanı “bir şey konutları”na dönüştürülmüş panik atak İstanbul bir yanda…

Kardeşi gibi zorla evlendirilmemiş, özgür ruhlu, geçmişini bugününe karmış, öyle hafif, öyle zarif, “dolce far niente”** haliyle Roma bir yanda…

İstanbul’da Roma’nın, Roma’da İstanbul’un izlerini bulmak zor.
Belki de aramak nafile.
Keşke, İstanbul azıcık kardeşine çekseymiş.
Keşke, ailesi O’nu da Roma’yı sevdikleri gibi sevseymiş.

Çocuklardan biri kayrılır ya hep.
Hayat, Roma’ya torpil geçmiş.

*Allegro ma non troppo: “Hızlı ama çok da değil” anlamına gelen bir müzik terimi.

**Dolce far Niente: “Hiçbir şey yapmamak ne tatlı” anlamına gelen İtalyanca deyim.

Başka bir deniz bulamazsın*

Bazen çok bıkıyorum bu şehirden.
Gürültüsünden, telaşından, ilerlemeyen trafiğinden, balık istifi metrosundan, zamansız yağmurundan, paçalarıma yapışan çamurundan.

Ama en çok insanlarından.

Çok konuşanlarından, çok bilenlerinden, çok iddialılarından.
Hep öfkelilerinden, hırslılarından, çakallarından, “ahlak” dersi verip en büyük ahlaksızlıkları yapanlarından, hep mutsuzlarından, mütemadiyen söylenenlerinden, keyif kaçıranlarından, suratsızlarından, küfredenlerinden, kınayanlarından, kimseyi beğenmeyenlerinden…

Mecburen Ankara’da yaşayan çocukluk arkadaşım (bir insan cumhurbaşkanı değilse Ankara’da niye yaşar ki?) bir zaman önce “Ankara’da insanlara sırtını dönebileceğin bir deniz yok. Nereye baksan o suratları görüyorsun” demişti.

Bu şehrin verdiği en büyük nimetlerden biri bu.
Yüzünü denize döndüğün zaman kimseyi görmezsin.
Martıları görürsün, iki üç dalga vurur ayaklarının dibine köpüklerini görürsün, gözlerini biraz kısarsan adayı görürsün hatta şanslıysan oltaya takılmış bir İstavrit görürsün.

Sırtını insanlara döner, yüzlerini görmezsin de arkandan konuşmaya devam ederler. Ama üzülme, vapur düdükleri o sesleri de bastırır.

*Konstantinos Kavafis

 

Yaz hiç biter mi?

Sabah bir bakıyorsun bulutlar kaplamış Boğaz’ın üstünü, yağdı yağacak.

Dışarı çıkarken çantana şemsiye atıyorsun, üzerine bir şey alıyorsun; elin terliğe gidiyor ama kapalı bir ayakkabı giyiyorsun.

Öğleden sonra soyunmaya başlıyorsun.
Önce üzerindeki hırkayı atıyorsun, uzun kollu tişörtün kollarını sıvıyorsun. Sonra ayağındaki ayakkabı sıkmaya başlıyor. Şu ayakkabıyı, çorabı atsam da ayağıma bir terlik geçirsem diye düşünüyorsun.

Daha öğlen olmadan bir anda yaz havası gelip oturuyor şehre. Bulutların acelesi varmış gibi kaçarak uzaklaşıyorlar. Hisar’da, Caddebostan sahilinde, Cihangir’de, Çengelköy’de tiril tiril elbiselerle, sandaletlerle dolaşanları görüyorsun. Sen hırkanı elinde taşırken, çantandaki şemsiye pis pis sırıtıyor.

Burası İstanbul.
Yazı zor biter.
Kışı başlarken haber vermez.

Evden çıkarken yanına şemsiyeyle birlikte güneş gözlüğünü de alacaksın.
Çünkü Eylül, yazın 90+3’üyse; Ekim maçı yeniden başlatan uzatma golüdür.