Al Yazmalım

Annemle antikacıdan aldığımız yatağımda uyanıyorum. Telaşsız. Sakin. Güneş giriyor odama, rahatsız etmeden. Yatağa eski bir aşk sinmiş sanki…

Sonra şimdiki ilişkileri düşünüyorum… Bir başkasına zırnık duygu koklatmayanları, al gülüm ver gülümcüleri, kendine hayran bırakmanın denklemini kuranları, “bunu da elde ettim sıradakiiii” diyenleri,  sevgisinde cimri olanları, egosuna kapılmış kendini aşık sananları, düzene ayak uydurmak için yan yana duranları…

Ne zaman bu kadar “benci”leştik? Ne zamandan beri kalbimizi hayatımızdan çıkarttık?

Biraz kitaplarda satır aralarında arıyorum yanıtlarımı, şarkılarda geçmişe dönüyor bugünüme bakıyorum… Yetinemiyor etrafımdaki kalpleri kırıyorum, tek tek içlerine bakıyorum dostluğuna, arkadaşlığına, sevgisine, aşkına inanmak için… Bazısı milyon tane gülücük asıyor tepeme, bazıları ise kağıt kesiği gibi kanatmıyor ama incecik sızlatıyor. Sonra “boşver” diyorum, boşveremiyorum.

Yanlış anlaşılmasın öyle aşklı meşkli bir yazı değil bu, büyük darbeler aldım, cenneti ararken cehenemi gördüm yazısı hiç değil, yıkılmadım ayaktayım direnişleri göstermediği gibi sorun sende değil bende klişelerine de küçümseyerek bakıyor.

Biraz sevilmek isteyip sevmekten çekinmemizle ilgili belki. Biraz da sevilmekten bile korkmamızla, sevgisizliğimizle..

Ben Türk filmlerini çok sevenlerden olamadim ama sevmemek mümkün mü Türkan Şoray’ın Al Yazmalım’ını. “Sevgi neydi? “Sevgi iyilikti, dostluktu; sevgi emekti…” diye yazan Ali Özgentürk’ü.

Sevmek emek ister değil mi? “ben 2 adım attım, o da 4 atsın” diye hesap kitap işlerine girmeden, biraz verince eksildim sanmadan, en ufak bir noksanlıktan üstünlük hissine kapılmadan, egolar savaşında bombalar atmadan… Aslında bir bıraksak kendimizi,  öyle ki “beni uçurumdan atsalar süzülerek inerim ben” diyebilecek kadar cesur olsak. Yaşamayı kalbimize devretsek ya, neden korkuyoruz bu kadar?

Zaten başkasıyla yaşadıklarımız, ona atıflarımız, suçlamalarımız, verdiklerimiz, aldıklarımız, onla alakalı, ondan ötürü dediklerimiz… aslında bizden değiller mi? Bizim yansımalarımız, yansıtmalarımız, görmeyi, duymayı seçtiklerimiz.. Aslında her şey kendimizi yıkıp yeniden kurmaya ne kadar hazır olduğumuzla, ne kadar cesur olduğumuzla alakalı değil mi?

Tamam zor, tamam inşaat alanına sokmayalım kimseyi, tamam sağlam atalım temelleri yıkılmayalım, tamam kocaman büyük harflerle yazalım “girmek tehlikeli ve yasaktır”. Ama biraz duralım, hemen gitmeyelim, gitmeyelim duralım, ne demişler “aşk eskidikçe aşktır, sevgi eskidikçe sevgi”

İşte bir beceremedik, adam gibi ne sevmeyi, ne sevilmeyi, Aşk mı olsun?

Leave a Reply