A’dam and Ma’am

Bundan 4 ya da 5 sene önce.

Zaten sabahın köründe uyanmışım, İstanbul’dan 2 saat rötarla kalkmış Amsterdam uçağından iniyorum. Beni ajanstaki toplantıya götürmek için saatlerdir bekleyen şoförün halini düşünerek koşa koşa valizimi almaya gidiyorum. Gelmiyor namussuz. Herkesin valizi geliyor, benimki gelemiyor.  

Güç bela valizimi buluyorum.

Migrenim “ensene buz koy, yat!” diyor, beynim “hemen bir kahve iç, uyan!” emri veriyor. Ben “meeting point”te elindeki kartonda ismimi tutan adamcağıza yıllardır görmediğim akrabam gibi koşuyorum.

Rötar sanki benim suçummuş gibi defalarca özür diledikten sonra, kahve isteğimi defalarca anlamayan adama kalan son sabrımla, tane tane “I need to find a coffee shop” diyorum. Adam, önce bana tuhaf tuhaf bakıyor ve sonra eliyle dışarıyı işaret ediyor. Ben hiç İngilizce bilmeyen adama ısrarla havaalanında bir sürü “coffee shop” gördüğümü söylüyorum ve valizimi adamın eline tutuşturup gidiyorum. Arkamdan söyleniyor galiba biraz.

Bulabildiğim en sert kahveyi alıp adamın yanına dönüyorum.

Gülüyor. Neye güldüğünü dışarı çıkınca anlıyorum.

Ne bileyim ben “coffee shop”un Amsterdamcasını?

Ben halime daha çok gülüyorum. Tek niyetim toplantıdan önce bir kahve içip uyanmak. Uçaktan iner inmez “coffee shop” arayan bir müptezel gibi görünmüşüm elalemin adamının gözüne.

Amsterdam’a ait ilk anım bu.

İkinci anımda, kanallar, bisikletler, Frank Rijkaard’lı sohbetler ve İstanbul’dakiyle alakası olmayan müthiş bir ajans ortamı var.

Daha sonraki anılarım hep üşümekle ilgili.

Amsterdam’ın asla dahil olmayı beceremediğim eğlence ve parti kültürü bir yana… Ben bu şehirde uzun uzun yürümeyi, peynirlerin tadına bakmayı, Concerto’da plak karıştırmayı, Spui’de tembel tembel kahve içmeyi, müzelerinde saatler geçirmeyi, her kanalı ve sokağı bir başkasına benzetip kaybolmayı ve hangi taksicinin Türk olduğuna dair bahse girmeyi daha çok seviyorum.

Kanal boyu bisikletle dolaşan insanlara bakıp, Boğaz kıyısında bisikletle dolaşmanın intihara eş olduğunu düşünüp hayıflanmayı da. İstanbul’dan giden lalelerin orada daha bir başka açmasını da.

Hayır, ben her yere İstanbul’u götürmüyorum.

İstanbul, benden önce gittiğim yerde beni buluyor.

Şarkı: Back it Up / Caro Emerald

http://www.youtube.com/watch?v=jo1cyl0QbWo

* Bu şarkıyı yıllar önce Concerto’da duyup albümü almıştım. Aynı gece Caro Emerald’ı Amsterdam’da canlı dinleme şansı bulunca Amsterdam’ın müziği benim için Caro Emerald şarkıları oldu.

Skills:
  • Gez
Share: